Cumhuriyeti ışıklı sokaklardan, havalı kutlamalardan, soğuk protokol konuşmalarından tanımıyoruz. Cumhuriyeti “memleketin her yeri benim, ben bütün memleketinim” diyen çocuklardan tanıyoruz. Yoksulluktan tanıyoruz cumhuriyeti, yoksullukta yetişen umuttan tanıyoruz. Umut yoksa cumhuriyet de yok.
Cumhuriyet nedir öyleyse? Cumhuriyet uzak bir dağ köyüne açılan ilkokuldur. O küçük binanın taşıdığı büyük beklenti ve umuttur. Burada belki doktor yetişecek, mühendis yetişecek, bizden sonrası için iyi bir nesil… O umuda hevesle giden öğretmendir cumhuriyet. Diyarbakır’da Neşe Alten’dir, Batman’da Aybüke’dir, Tunceli’de Necmettin’dir. “Ben de çocuktum, beni cumhuriyet başka çocuklara hizmet edeyim diye yetiştirdi. Şimdi umut etme sırası onlarda.” diye çıkılan yolculuğun adıdır.
Cumhuriyet, uğruna can veren milyonların ruhunda her gün yeniden dirilir. Bir çocuk yol gitmemiş bir köyde umutla yaşamaya devam edebiliyorsa, anam babam olsun olmasın, beni cumhuriyet kollar diyebiliyorsa, o çocuğu sarıp sarmalayacak nesiller yetiştirebiliyorsa bir cumhuriyetten söz edebiliriz. Abilerinden ablalarından devraldığı umudu başka çocuklara taşımak için yola düşenler sayesinde bir cumhuriyetimiz var. Yoksa herkesin kendi menfaatine düştüğü bir karmaşaya cumhuriyet denilemez. Onun kutlaması da çok ışıklı, havalı cakalı ama soğuk olur ister istemez.
Biz, tanımadan sevdiği çocukların umudu olan, kendi de umutlu çocukların uğruna can verdiği cumhuriyeti kutlayalım. Onların seve seve gittiği dağ köylerinde. Onların fedakarlığı aşkına ve onlara öykünerek biz de gelecekten umutlu olalım. Neticede nöbetleşe bir umuttur cumhuriyet, 102 yıldır payidar. Payidar olsun…

